ALMANYA

Avrupa’nın bir çok ülke ve şehrini gezmiş olmanın verdiği doygunlukla bu sefer rotamı bir alman kasabasına çevirdim. Bu tatile başlamadan önce, İstanbul gibi bir şehirde yaşamanın etkisiyle plazalardan uzak derin nefesler çekebilmeyi istedim. Şansıma çok yakın bir arkadaşımın hepimizin bildiği tabirle ”almancı” olmasıydı. Düsseldorf ve Köln arası Menden adlı bir kasaba doğmuş büyümüştü. Oradan Türkiye’ye gelmiş hep oradan nasıl sıkıldığını hiçbir şey yapamadığını anlatmıştı bana. İstanbul’da doğup büyüyen, bir köydeki sessizliğe özlem duyan ben, görmek için sabırsızlanıyordum..

Yolculuk başladı. Önce Düsseldorf’a gittik birlikte. Gezdik, bildiğiniz Alman kültürünü gördüm iş çıkışlarında kendilerini nasıl publara atıp bir iki bira yudumladıklarını ve teker teker evlerine dağıldıklarını. Sonra Menden’e çevirdik rotamızı bir gece vakti vardık eve. Bildiğiniz türk evi içeride sizi bekleyen bıyıklı bir Türk babası.. ama nasıl tatlı.. Sabah bir Türk kahvaltısı, ardından bir türk kanalından Müge Anlı seyrederken gözüm orta sehpada duran farklı birçok marketten gelen tanıtım broşürlerine takıldı. Ailesinin anlattığı kadarıyla insanlar pazar günleri çok fazla dışarıya çıkmazmış. Cumartesinden bu broşürler gelir insanlar kim nerede daha hesaplı ona bakar pazar günü ona göre alışverişlerine gidermiş. Et 5 euro, diş macunu 0.50 cent. Aklım almadı tavuk değil, kırmızı et bildiğiniz 5 euro! türkiye’de biz bunları neden bu kadar pahalıya alıyoruz diye birde sonra doğduğum yaşadığım ülkeye bir kez daha sövdüm.. şayet bizim ülkemizde dişlerimizi temizlemek bile 13 tl den başlıyor.. Tahmin ettiğiniz gibi bavulumda; 5 euroya aldığım şarap, 0.50 cente aldığım saç kremim hatta abartıp 0.40 cente aldığım mumluk ve küçük beş tane jagerlerimle döndüm..

 

 

 

Bir Türk evindeyim. Adamları ortadan ikiye bölsem tipik Türk derim diğer yarıları avrupai. Hal ve hareketleriyle sanki evimde annemle babamlayım gibi. Almanya’dan ayrılırken Merve’nin babaannesinin çeyizine koyarsın diye verdiği lif, başörtüsü.. geleneklerimin tam ortasında. Bir yandan da arabanın içerisine biner binmez emniyet kemerlerini takışları, planlı programlı oluşları her iki milletten tek bir insan yaratmışlar orada. O insanları analiz ederken hep şanslılar mı acaba burada oldukları için dedim. Oradayken bunun cevabı hep evetti eksik kaldığım şeyleri orada gördüğüm için. Ancak bu ayrı bir başlık olmalı çok söylenecek söz olur…

 

Köln, Düsseldorf hakkında pek konuşmayacağım onları herhangi bir sitede, aynı bilgilerle bulabilirsiniz. Ama Köln’de edindiğim ve bana gayet komik, sevimli gelen şu bilgiyi sizlerle paylaşayım:
Köln’de yürürken, sevdiklerime buraya ait bir doku taşıyan ne götürsem diye düşünürken karşımda bir dükkan içinde küçük küçük şişeler. Almancam olmadığı için ve halihazırda bir rehber durduğu için yanımda dükkanı Merve’ye sordum. Kolonya dükkanı dedi önce bir şaşırdım espri yapıyor sandım gülümsedim. Bilmiyorum belki siz bu bilgiyi benden çok önce biliyordunuz ama ben kolonyayı ülkemize has zannederdim. Meğer kolonyanın adı Köln’den geliyormuş. Köln-ön-ya , köln-yağı yada bunun gibi bir şeyler gelmiş dilimize. Eklerin çok önemi yoktu o an yeni küçücük bir bilginin heyecanıyla gülümsüyordum. Doğrusunu da paylaşmalı elbet: ‘eau de cologne’ yani ‘köln suyu’ Merak edenlere; kölnonyayı aldığım kişi de bana güldü taa Almanya’lardan bana bunu mu getirdin diye 🙂

 

 

Köln’e gideceklere tavsiyemdir; orası asıl seferiniz, rotanız olmamalıdır. Gitmeyin diyemem her yer her kara parçası mutlak görülmeye değer. Belki bir yola çıkarken geçilecek şehirdir, 1 gününüzü ayırsanız kafidir benim nazarımda. Karar mı, tabiki sizin! Kendi yolunuzu kendiniz seçiniz…

 

Köln’de şarap tadımı

 

Tam da christmas zamanında oradaydım. toplasan belki dokuz sokaklı iki caddeli Menden’den konuşacağım. Küçücük her ev en fazla üç katlı. Kendi halinde yaşayan herkesin bildiği soğuk almanlar! Bir sabah arkadaşımın banka işi varken ben araba başında onu bekliyordum. Hani bildiğiniz o soğuk almanlar var ya yanımdan geçerken bana günaydın dediler. Türkiye’de toplasan kaç insan bir diğerine selam eder ki hiç tanımadan. Günaydın dedim sesimi kendim bile zor duyacağım şekilde ama içimden nasıl bağırıyordum.. size de selam herkese selam… Ne kadar küçücük insanlar olduk büyük şehirlerde, insanlık adına en normal karşılanacak şeye nasıl çığlık çığlığa sevinir olduk! christmas zamanında orada olmamın şansıyla her ev perdesini açmış süslerini camların önüne yerleştirmiş. Böyle huzurlu bir kasaba olamaz. Arkadaşımın okuduğu ilkokulu gördüğümdeki şaşkınlığımı asla gizlemiyorum. Okulun etrafını saran duvarlar ve o duvarlarda aşılmasın diye konulmuş dikenli teller yoktu. Çocuklar taa en başından özgür ve bizlerden bir adım önde başlıyordu hayata. Sonra bir kez daha anladım Merve’yi niye bu kadar sevdiğimi.

 

Arkadaki bina; Merve’nin okulu

 

 

 

Öğrencilerin boyadığı duvar

 

Bir günümüzü Menden’e yakın Burg Castle Altena’da geçirdik. Yapımı 1100’lere dayanıyor, 1912 de bir öğretmen tarafından restore ediliyor ve öğrencilerin konaklayabileceği hale geliyor. Kışın gitmemden midir, şatonun içinin dışının renginden mi bilmem ama dışarıdan baya da bir kasvetliydi. Bir nehirle ayrılan vadinin bir uç tepesinde kurulu.

 

 

 

 

 

Son olarak eğer yolunuz Almanya’ya düşerse mutlak fırınlarından çeşit çeşit ekmekler yiyin ve Bienenstich tatlısından tadın derim kahvenizi yudumlarken.

 

 

                                                                           SEVİL ERDEM